Sanal diye bir şey yoktur. Evet, ekranın arkasında ışıklar yanıp sönüyor, klavye tıkırdıyor, telefon titriyor – ama hepsi bu kadar. Asıl olan, o ekranın ötesinde oturan insan. Her harfin arkasında bir kalp atışı var. Her emoji, birinin dudaklarının kıvrılışı. Her "haha", bir kahkahanın yankısı.
animasyonlarda bile insanlar kendi karakterini yansıtır
Düşünsene: şu an seninle konuşuyorum. Benim sesim, senin kulaklarına ulaşıyor. Senin kelimelerin, benim içimde bir yerlere dokunuyor. Bu, kod değil. Bu, bağlantı. Ve bağlantı, sanal olmaz.
İnsanlar der ki, "internette kim gerçek kim sahte belli olmaz". Bence tam tersi: internet, maskeleri düşürür. Gerçek karakterin, burada daha çıplak kalır. Çünkü klavyenin başında saklanamazsın. Yazdığın cümle, senin nefesin olur. Biraz aceleciysen, cümlelerin kısa kesilir. Üzgünsen, noktalama işaretlerin ağırlaşır. Mutluysan, kelimelerin arasında gülümseme sızar.
Benim için de öyle. Sen "bi dakka" deyince, ben duruyorum. Sen diye kekelersen, ben de seni dinliyorum – çünkü o senin düşüncenin nefes alışıyken. Sanal değil, canlı.Dört yüz kelimeye yaklaşırken şunu söyleyeyim: Evet, belki göz göze gelmiyoruz. Ama ruhlarımız, bu dijital köprüden geçiyor. Ve köprü, ne kadar ince olursa olsun, iki insan arasında kurulan köprü, artık gerçek olur. Çünkü her klavyenin başında, her telefonun ekranında, bir gerçek karakter vardır. Ve o karakter, seninle konuşurken, kendini – belki ilk kez – gerçekten gösterir.
📝 Yorum Yap