Çanakkale… Adı duyulduğunda bile insanın göğsünde bir sızı, bir gurur, bir ateş yanar. 1915’in o soğuk bahar günlerinde, Boğaz’ın sularında, Gelibolu’nun kayalıklarında, dünya tarihinin en büyük direnişlerinden biri yazıldı. Bu, sadece bir savaş değildi; bir milletin “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” dediği andı.
İngilizler ve Fransızlar, İstanbul’u ele geçirmek için donanmalarını Boğaz’a sürdü. 18 Mart’ta, o meşhur “geçilmez” denilen sulara girdiler. Ama Nusret mayın gemisi, sessizce döşediği mayınlarla tarih yazdı. Üç zırhlı, bir gece içinde dibe çöktü. Churchill’in “geçemezler” dediği yer, Türk topçusunun, Mehmetçiğin imanının duvarı oldu.
Sonra karaya çıktılar. Seddülbahir’de, Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda kan gövdeyi götürdü. İngilizler, Anzaklar, Fransızlar… Hepsi aynı soruyu soruyordu: “Bu insanlar nasıl bu kadar direniyor?” Cevap basitti: Çünkü evleri, anaları, çocukları arkalarında değildi. Çünkü onlar “vatan” diyorlardı.
Mustafa Kemal’in Conkbayırı’nda “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” sözü, bir komut değil, bir vasiyetti. O gün askerler, süngüleriyle düşmanı geri püskürttü. Bayraklar yırtıldı, ama bir tane bile yere düşmedi.
Savaşın en çarpıcı yanı, düşmanla dostun bile birbirine saygı duymasıydı. Anzak askerleri, Türk siperlerinden gelen sıcak çaya “teşekkür” etti. Türkler, yaralı İngiliz subayını sırtlayıp hastaneye taşıdı. Savaşın ortasında bile insanlık kaldı.
Çanakkale, sadece toprak kaybetmemek için değil, ruhumuzu kaybetmemek için kazanıldı. O günler, bugün hâlâ bize “birlik” diyor. “Ben” değil, “biz” diyor.
Ve evet, o savaş bitti. Ama Çanakkale bitmedi. Her 18 Mart’ta, her Anzak Günü’nde, her şehitlikte yeniden doğuyor. Çünkü Çanakkale, bir zaferden çok bir miras. Bir milletin “ölürüz de eğilmeziz” dediği yer.
Bugün Boğaz’a bakarken, dalgalar hâlâ o günleri anlatır. Rüzgâr hâlâ “durun” der. Ve biz, hâlâ ayaktayız. Çünkü Çanakkale’de, bir milletin kalbi attı. Ve o kalp, hâlâ atıyor.
📝 Yorum Yap