Tarih, bazen en keskin yargıları bile gölgeler. Sultan Vahdettin, Osmanlı’nın son padişahı olarak, 1918’de tahta çıktığında imparatorluk zaten çökmüştü. Mondros Mütarekesi imzalanmış, İstanbul işgal edilmiş, Anadolu’da ise Kuva-yı Milliye direnişi başlamıştı. Peki, Vahdettin bu kaosta ne yaptı?
Hain diyenler, onun İngilizlerle iş birliği yaptığını, İstanbul’u terk ederken İngiliz gemisine binip ülkeyi terk ettiğini söyler. “Saltanat ve hilafet” adına Mustafa Kemal’e karşı fetva çıkardı, Anadolu’daki direnişi bastırmak için Damat Ferit’i sadrazam yaptı. Bunlar doğru. Ama tarih sadece siyah-beyaz değil.
Vahdettin’in savunucuları ise başka bir resim çizer: 1919’da, Anadolu’ya Mustafa Kemal’i gönderdiğini, “git, orduyu topla” dediğini iddia ederler. O günlerde sarayda İngilizler her yeri dinliyordu; padişahın açıkça direnişi desteklemesi, hem kendisi hem ailesi için ölüm demekti. Yani belki de sessiz bir destek verdi. 1922’de, saltanatı kaldırılınca, “vatanı terk etmek zorunda kaldım” diyerek gitti. Kaçış mı, yoksa sürgün mü?
Gerçek şu: Vahdettin ne tam hain ne tam vatansever. O, çöken bir devletin başında, hem kendi canını hem de hilafetin geleceğini düşünen bir adam. İngilizler karşısında direnemedi, ama Anadolu’yu da tamamen satmadı. Mustafa Kemal’in zaferinden sonra, “beni hain ilan ettiler, ama ben vatanı kurtarmak için elimden geleni yaptım” diye yazdı.
Bugün bile tartışma sürüyor: Kimisi “hain” diye öfke kusuyor, kimisi “mağdur bir padişah” diyor. Belki de en doğrusu, onu yargılamak yerine anlamak. Çünkü tarih, kahramanlar kadar korkakların da hikâyesi. Vahdettin, ne kahraman ne hain; sadece, zamanın altında ezilen bir insan.
Sonuçta, vatanseverlik sadece silahla olmaz. Bazen susmak da bir seçimdir. Vahdettin’in suskunluğu, belki de en büyük ihanetiydi – ya da en büyük fedakârlığı. Karar sizin.
📝 Yorum Yap